YÖNETİCİ
ÖZETİ
1. KONU
Yol Ayrımındaki Ülkeler araştırması , merkezi Washington’da
bulunan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından finanse
edilen ve dünyanın stratejik olarak önemli 60 ülkesinin
gelecek siyasi durumunun belirlenmesi ve demokratik
yönetim açısından halen bulundukları kritik noktadaki
performanslarının tespit edilmesi için yapılan bir araştırmadır.
2.
İNCELEME
Yapılan araştırma;
-
Hesap Verebilirlik,
- Sivil
Özgürlükler,
- Hukukun
Üstünlüğü,
- Yolsuzlukla
Mücadele ve Şeffaflık,
konularında 18 özel alt başlığı kapsamaktadır.
Söz
konusu başlıklar kapsamında ülkelerin demokratik yönetim
seviyeleri tespit edilmeye çalışılmakta, elde edilen
sonuçlar ışığında yapılan ülke analizleri ile bu alanlarda,
ülkeler tarafından yürütülecek reform çalışmalarına
verilecek uluslararası desteğin ve diplomatik çabaların
yönlendirilmesi amaçlanmaktadır.
2007
yılında dördüncüsü yapılan araştırmaya, 2005’te değerlendirilen
30 ülke dâhil edilmiştir. Ülkelerin performansları,
elde edilen sonuçlara 0 ile 7 arasında değişen notlar
verilmek suretiyle değerlendirilmiştir. Bu metodolojiye
göre, ülkelerin aldıkları notların durumu aşağıdaki
gibidir:
-
0–2: Bu ülkelerde, araştırma kapsamındaki yasal
düzenlemeler ve standartlar yok denecek kadar azdır.
Kanunlar olsa bile yetkililer tarafından sık sık
ihlal edilmektedir.
-
3–4:
Bu notlara sahip olan ülkeler, yeterli yasal düzenlemelere
ve standartlara sahiptir. Ancak, kanunun sağladığı
korumalar zayıftır ve kanunların uygulamasında istikrarsızlık
ve zaman zaman bozulmalar görülmektedir.
-
5:
Bu nota sahip ülkelerde, kanunlar ve standartlar
yeterlidir. Haklar korunmaktadır. Ancak bazı ihlaller
ortaya çıkabilmektedir. 5 notu, demokratik bir yapıya
kavuşmuş olmanın temel standardıdır.
-
6–7: Söz konusu puanları elde eden ülkelerde, tüm
kanuni düzenlemeler yeterli, standartlara ulaşılmış
ve haklara sahip olunmuş demektir. Kanunun koruması
güçlü ve en iyi şekilde uygulanmaktadır. Vatandaşlar,
hakları zarar gördüğünde, bunu yasal olarak arayabilmektedirler.
Siyasi sistem, düzgün olarak işlemektedir.
Araştırmanın
yapıldığı ülkeler içerisinde, son iki yılda; seçimler,
sivil özgürlükler ve yolsuzlukla mücadele konusundaki
en çarpıcı gelişmeyi Moritanya gerçekleştirmiştir. Libya,
2005 yılından itibaren, hukukun üstünlüğü ve yolsuzlukla
mücadele alanlarında ilerlemeler kaydetmiştir. Butan’da,
daha açık bir topluma doğru geçişte geniş açılımlara
gitmiştir.
Bununla birlikte, Tayland, geçen yıl ülkede olan askeri
darbe sebebiyle keskin bir düşüş yaşamış, Eritre’deki
baskıcı hükümet sebebiyle düşüş devam etmektedir. Rusya’da
yeni kabul edilen Sivil Toplum Örgütleri (STÖ) ve basın
kanunu nedeniyle “Hesap Verebilirlik ve Toplumun Sesi”
başlığında gerileme meydana gelmiştir. Araştırmada elde
edilen verileri gösteren grafik EK-C’de yer almaktadır.
3.
RAPORUN TÜRKİYE BÖLÜMÜ VE TÜRKİYE’NİN NOTLARI:
Freedom House tarafından yayınlanan araştırmada Türkiye’ye;
-
Hesap Verebilirlik ve Toplumun Sesi: 4.40
-
Sivil Özgürlükler: 3.82
- Hukukun
Üstünlüğü: 3.97
- Yolsuzlukla
Mücadele ve Şeffaflık: 3.64 notları verilmiştir.
Sarah Repucci tarafından yapılan çalışmada, konu başlıkları
ile ilgili Türkiye’de konuyla ilgili gelişmelere yer
verilmiş, aksaklıklar ortaya koyulmuş ve her bölümün
sonunda tavsiyelerde bulunulmuştur. Türkiye bölümünde
yer alan önemli hususlar, raporun asli düzenlemesine
sadık kalınarak özet halinde aşağıda sunulmuştur.
Yol Ayrımındaki Ülkeler 2007-Türkiye
Türkiye, demokratik ilerleme gayretleri ile reformlara
karşı direnç gösterme arasında sürekli bir ikilemdedir.
Her
ne kadar, halen iktidarda bulunan siyasi parti tarafından
ifade özgürlüğü, Kürtler, kadın hakları ve polis karakollarında
işkencenin azaltılması gibi konularda yasal ve gerçekçi
bir takım ilerlemeler kaydedilse de, söz konusu ilerlemeleri,
bazı aksaklıklar izlemiştir. Basın özgürlüğü, yargı
bağımsızlığı ve ordu üzerindeki sivil kontrol gibi konulardaki
sorunlar çözülememiş, Türk siyasi sistemindeki bu periyodik
sorunların gelgitleri devam etmiştir.
Türkiye’deki reformların başlıca itici gücü olan Avrupa
Birliği (AB) üyeliği beklentisi, hem hükümet için bir
motivasyon hem de çekilen değişim sancısının nedeni
olarak görülmektedir. AB’den ve üye ülkelerden, karşıt
görüşlerin ortaya çıkmasıyla, Türkiye’de AB üyeliğine
verilen destek hayli gerilemiştir.
Irak’la
sınırı olan Türkiye ve ABD ilişkileri de bu ülkedeki
savaş ile ilgili anlaşmazlıklar sebebiyle gerilmiştir.
1980 yılındaki askeri darbeyle, sivil otoritenin gücü
elinden alınmış ve yeni yazılan anayasayla temel özgürlükler
sınırlandırılarak, ordunun pozisyonu güçlendirilmiştir.
Bunu
takiben güneydoğuda, Kürt ayrılıkçıların başlattığı
ve 15 yıl süren bir gerilla savaşı yaşanmıştır.
Türkiye’de reform sürecini, art arda meydana gelen üç
olay başlatmıştır:
-
1999 yılında Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından
ayrılıkçılar (PKK), ateşkes ilan etmiş,
-
Aynı yıl AB, Türkiye’yi aday üye statüsü vermiş,
-
Son olarak da, 2001 yılında yaşanan krizle finans
sistemi çökmüş; IMF, büyük bir mali yardım paketi
ve yeniden yapılanma amacıyla iş başı yapmıştır.
2002 yılında kurulan Erdoğan hükümeti, AB yanlısı bir
programı takip etmiş, bazı ciddi anayasal adımlar atılmıştır.
Hükümetin ilk yıllarında özgürlükler konusunda hızlı
bir gelişme sağlanmıştır. Ancak, Avrupa’nın değişik
kesimlerinden, Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin çelişkili
açıklamalar gelmesi reform sürecini yavaşlatmıştır.
Aynı zamanda güneydoğudaki çatışmalar huzur ortamını
bozmuştur.
Her
şeye rağmen, süreç tamamen durmuş değildir. Türkiye
daha demokratik bir devlet olma yolunda, eskisinden
yavaşta olsa, ilerlemeye devam etmektedir.
Hesap
Verebilirlik ve Toplumun Sesi (4,40)
Özgür ve Adil Seçim Kanunları ile Seçimler–5.25
Etkili ve Hesap Verebilir Hükümet–4.00
Sivil Toplumla İlişki ve Toplumun Denetimi–4.33
Medya Bağımsızlığı ve İfade Özgürlüğü–4.00
Türkiye parlamenter bir demokrasidir. 2007 yılı Nisan
ayında, Başbakan Recep Tayip Erdoğan, ordunun ve CHP’nin,
Türkiye’nin laik sistemine zarar vereceği endişesiyle
adaylığına karşı çıktıkları Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanlığına
aday göstermiştir.
2007
yılı Nisan ayında Erdoğan, ordunun ve CHP’nin Türkiye’nin
laik düzeni açısından tehdit olarak görmeleri sebebiyle
karşı çıkmalarına rağmen, Gül’ü cumhurbaşkanlığı için
aday göstermiştir. Söz konusu adaylık üzerine Türkiye’de
yoğun protestolar yapılmış, ordu da Gül’ün seçilmesini
engelleyici nitelikte bir bildiriyi internet sitesinde
yayınlamıştır. Parlamento, muhalefetin protesto ederek
katılmadığı oturumda seçim için gerekli toplanma yeter
sayısına ulaşamamış, laiklik yanlısı Anayasa Mahkemesi
yapılan seçimi geçersiz saymıştır. Sonuç olarak Gül,
adaylığını geri çekmiş, Erdoğan da genel seçimlerin
Temmuz ayında yapılması çağrısında bulunmuştur.
Türk hukuku, seçimlerle ilgili olarak, genel hatları
ile uluslararası standartlarda bir çerçeve çizmekte
ve bazı kesin müeyyideler getirmektedir.
Anayasa
ile uyumlu olmayan bir programı olmayan bir siyasi parti
kapatılabilir Bu konudaki kanunlar Kürt isyan hareketini
destekleyen, devletin temel dayanakları ve orduya karşı
görüşleri olan partilere karşı geniş şekilde yorumlanmıştır.
Örneğin AB ve ABD’de de terör örgütü olarak kabul edilen
PKK’nın siyasi kolu olmakla suçlanan DEHAP, bu konuda
uç bir örnektir. DEHAP sürekli olarak yasal takibat
ve tutuklamalara muhatap olmuştur.
Halen
yürürlükte bulunan seçim yasası nedeniyle, ciddi oranda
oy alan birçok parti mecliste temsil edilememektedir.2002
yılı Kasım ayında yapılan genel seçimler, yerel ve uluslararası
kaynaklarca özgür ve adil olarak kabul görmüştür. Bu
seçimlerde sadece AKP ve CHP yüzde onluk seçim barajını
aşabilmiştir. AKP’nin oyların sadece %35’ini alarak,
parlamentodaki koltukların %70’ini kazanması, seçim
kanunlarının limitlerinin en bariz göstergesidir.
Seçim kampanyalarında yapılan bağışların ve siyasi partilerin
finansmanı şeffaf değildir.
Gözlemciler AKP’nin eski İslamcı görüşlerini terk edip
etmediği konusunda tartışmaya devam etmektedir. Parti
üniversitelerde türbanın yasaklanması, din eğitimi veren
okullardan üniversitelere geçiş gibi bazı konulardaki
çabaları desteklemesine rağmen, Türkiye’nin laik temellerini
sarsacak ciddi bir girişimde bulunmamıştır. AKP, hem
muhafazakâr Müslümanlarla hem de reform yanlısı ılımlı
dindar kesimle uzlaşı halindedir. AKP zaman zaman farklı
hedeflere yönelmiş görünse de, 2007 Genel Seçimlerinin
yaklaşması sebebiyle daha milliyetçi bir söylem yürütmektedir.
Her ne kadar hiçbir parlamenter sistem kuvvetler ayrılığı
ilkesini tam olarak sağlayamadıysa da, Türkiye’de yürütme
üzerindeki yasama gözetimi belirgin olarak zayıftır.
Parti başkanlarının çok geniş yetkileri bulunmakta ve
birçok karar başbakan ve etrafındaki küçük bir danışman
topluluğu tarafından alınmaktadır.
Sivil
toplum örgütlerinin (STÖ) sayısı 1980’li yıllardan itibaren
artmıştır. Devlet-toplum ilişkileri gelişmiş ve STÖ’ler,
toplumu ilgilendiren konularda daha aktif hale gelmişlerdir.
Bununla birlikte siyasi gruplar kurumsal kapasitelerinin
eksikliği ve toplumun kendilerine verdiği desteğin azlığından
şikâyet etmektedirler.
Son
reformlar ve 2004 yılında Dernekler Yasasında yapılan
düzenlemeler, bu örgütleri pozitif yönde etkilemiştir.
Ama hala “yasaklanmış faaliyetleri” varsa ve “kanuna
ve ahlaka aykırı” iseler kurulmalarına izin verilmemektedir.
Bu ifadeler savcı ve hâkimlerin aynı görüşleri paylaşmadıkları
topluluklara müdahale etmelerine olanak tanımaktadır.
Bunlara ek olarak, STÖ’lerin finansmanına dair katı
kısıtlamalar kaldırılmasına rağmen, yabancı kaynaklara
dair sınırlamalar devam etmektedir. STÖ’ler sıklıkla
kovuşturmaya uğramakta ve faaliyetlerini güçlükle sürdürebilmekte
ve bu durum ekonomik olarak rasyonel olmamaktadır. Bazı
insan hakları savunucuları tehdit edilmekte, işkence
görmekte veya hapis ile cezalandırılmaktadır. Kürtlerin
haklarını dile getirenler özellikle hedeftir. STÖ’ler
ve diğerleri ile ilgili davaların baştan savma görüldüğüne
yönelik şikâyetler bulunmaktadır.
Türkiye
anayasası basın özgürlüğünü kabul etmektedir. Ancak
bu alandaki sorunlar devam etmektedir. Radyo Televizyon
Üst Kurulu (RTÜK)’nun, kanunlara ve yayıncılık prensiplerine
uymayan yayıncılara müeyyide (para cezası, yayın durdurma
vb.) uygulama yetkisi bulunmaktadır. Şubat 2007 ayında,
Kanal Türk televizyonu, iktidar partisini eleştiren
programları sebebiyle, yetkililer tarafından kendilerine
gözdağı verildiğini söylemiştir.
Yeni
Türk Ceza Kanunu, uzun süren tartışmaların ardından
Haziran 2005 ayında yürürlülüğe girmiştir. Ancak bu
yasanın kötü şöhretli “Türklüğü aşağılamak” konulu 301’inci
maddesi nedeniyle, aralarında Nobel ödüllü Orhan Pamuk’unda
bulunduğu birçok gazeteci ve yazar yargılanmaktadır.
2006 yılı Aralık ayı itibari ile 80’den fazla gazeteci
ve yazarın davası devam etmektedir. Davalar çoğu zaman
düşmektedir ama bu ifade özgürlüğü önünde bir engeldir.
Başbakan da, 2005 yılında, bazı yazar ve karikatüristlere
davalar açmıştır.
Daha
önce 301’inci madde yüzünden yargılanan gazeteci Hrant
Dink, 2007 Ocak ayında İstanbul’da vurularak öldürülmüştür.
Dink, ölüm tehditleri aldığına ilişkin olarak birkaç
defa polise başvuruda bulunmuştur. Cinayet zanlısı,
herhangi bir grupla bağlantılı olarak hareket etmemiş,
Dink’in Ermeni ölümleri ile ilgili tavrını onaylamadığını
ifade etmiştir. Dink, aynı konu kapsamında 301’inci
maddeden kovuşturmaya uğramıştır. Kendisi, Ermeni asıllı
bir Türk olarak ne Türk hükümetini ne de Ermeni diasporasını
desteklemiştir.
İfade
özgürlüğü yürürlükteki kısıtlayıcı kanunlar sebebiyle
sınırlı olmakla beraber, Türkiye Yayıncılar Birliği,
bazı hassas konulardaki kitapların basımının artık daha
kolay olduğunu ifade etmiştir. Yazar Elif ŞAFAK bir
romanı yüzünden yasal takibata uğramış, Mart (2007)
ayında bir mahkeme, Atatürk ile ilgili hoş olmayan bir
klip yayınladığı gerekçesiyle video paylaşım sitesi
YouTube’a erişimin engellenmesini istemiştir.
Sansür
yaygın değildir, ama yazarlar ve editörler kanuna karşı
gelme korkusuyla oto-sansür yoluna gitmektedirler. Dahası,
medya büyük holdinglerin elinde olduğundan, sermaye
sahipleri, işlerinin bozulmaması için hükümet yanlısı
haberlerin yayınlanmasını sağlamaktadır. Türk medyasının
kalitesi düşüktür.
Basın
özgürlüğü konusunda bazı olumlu adımlar atılmıştır.
Bunların en dikkat çekici olanı ise Kürtçenin de içinde
bulunduğu azınlık dillerinde yayın yapılmasının serbest
bırakılmasıdır.
1915
yılındaki Ermeni olayları üzerindeki tabu yıkılmış ve
2005 yılında Bilgi Üniversitesinde konuyla ilgili bir
konferans düzenlenmiştir.
İfade
özgürlüğünün tam olarak tesis edilebilmesi için hala
önemli adımların atılması gerekmektedir.
Tavsiyeler
-
Millet Meclisinde daha fazla siyasi oluşumun yaratılması
için %10’luk seçim barajı düşürülmelidir.
-
Siyasi
partiler üzerindeki kısıtlamaların temeli, sadece
şiddeti provoke eden söylemlere dayandırılmalı,
partilerin kapatılması son çare olarak görülmelidir.
-
Basın
suçlarındaki hapis cezaları kaldırılmalı ve ceza
maddeleri farklı uygulamaların önüne geçilebilmesi
için açık bir şekilde ifade edilmelidir. 301’nci
madde kaldırılmalıdır.
-
RTÜK
yeniden yapılandırılmalı, hükümetin tayin ettiklerinin
yanında sivil toplum tarafından seçilen üyelere
de yer verilmelidir. Ayrıca yetkileri kısıtlanmalıdır.
Sivil
Özgürlükler (3,82)
Devlet
teröründen korunma, adil olmayan mahkûmiyet ve işkence–3.71
Cinsiyet eşitliği–3.75
Etnik, dini ve diğer farklı grupların hakları–3.75
İnanç özgürlüğü–3.67
Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü–4.20
2001
yılından itibaren Türkiye’de AB yolunda yapılan düzenlemeler,
azınlık ve kadın haklarını da kapsayan sivil özgürlükleri
artırmış, örgütlenme ve dini özgürlükleri genişletmiş,
işkenceyi karşı korunmayı artırmış ve daha demokratik
bir ceza yasası ortaya çıkarmıştır. Dahası, hükümet
uygulamaları da izlemektedir. Polis merkezlerinin izlenmesi
ve işkencenin önlenmesi amacıyla bağımsız kurullar oluşturulmuştur.
Meclis
İnsan Hakları Araştırma Komitesi, bu alandaki ihlalleri
incelemekte, kolluk ve yargı personeli ise insan hakları
alanında eğitimlere tabii tutulmaktadır. Gözaltı süreleri
azaltılmış ve ölüm cezası 2006 yılı Şubat ayında kaldırılmıştır.
Ancak kısıtlı da olsa uygulamada bazı sorunlar devam
etmektedir.
Resmi
görevliler tarafından işlenen işkence ve kötü muamele
suçları sürmektedir. Avrupa Konseyi, 2006 yılında, bu
suçlarda aşağıya doğru bir iniş olduğunu açıklamış olsa
da, hala bazı şikâyetler gelmektedir. Bu konudaki davalar
çok uzun sürmektedir. Güvenlik kuvvetlerine yönelik
yaptırımlar çok azdır.
Cezaevi
koşulları sıkıntılıdır. Bu konudaki en tartışmalı husus,
hücre sistemine sahip F Tipi cezaevleridir. En tartışmalı
hapis cezası ise, ömür boyu hapis cezasını tek başına
bir adada çeken ve avukatları ile ziyaretçileriyle yeterli
iletişim imkânı olmayan, Kürt gerilla hareketinin lideri
Abdullah Öcalan’ınkidir.
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi, 2005 yılı Mayıs ayında, Öcalan
davasının adil olmadığına yönelik karar vermiş ama yeni
yargılama henüz yapılmamıştır.
Hükümet,
devlet dışı şiddeti önleyememektedir. Kürt ayrılıkçıların
ve onların örgütü PKK’nın, ülkenin güneydoğusunda sürdürdüğü
şiddet devam etmektedir. Kasım 2005’te bir kitapçı dükkânı
bombalanmış ve bölgede birçok gösteri yapılmıştır. Gözaltına
alınan göstericilere kötü muamele edilmiş ve avukatlarına
ulaşmaları tam olarak sağlanmamıştır. Bombalamayla ilgili
olarak iki güvenlik görevlisi gözaltına alınmıştır.
Ancak, hükümetin baskı yaptığına yönelik kanıtlar, davaya
bakan savcıya el çektirilmesi gibi hususlar davanın
bağımsızlık ve mükemmeliyetine gölge düşürmüştür.
Türkiye’de
kadın hakları, şehirlerde tam anlamıyla kabul edilmiştir.
Kadınlara yönelik ayrımcılık devam etmektedir. STÖ’ler
ve Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık, Türkiye’deki kadınların
üçte birinin şiddete maruz kaldığı yolunda bir rapor
yayınlamıştır. Uluslararası Af Örgütü’nün 2004 yılında
yayınladığı raporda, zorla evlendirme, hak aramanın
kısıtlanması gibi konuların, toplumun önde gelenleri
ve resmi liderler tarafından hoş görüldüğünü ve hatta
onaylandığı belirtilmiştir. Bazı mesleklerde kadınlar
dışlanmaktadır. Kadınların işgücüne katkısı %28’dir.
Bununda sadece %7’si tarım dışı alanlardadır. Parlamentodaki
kadın oranı çok düşüktür. Kırsal bölgelerde yaşayan
6–14 yaşları arasındaki kız çocuklarının yarısı okula
gitmemektedir. Dünya Ekonomik Forumunun verilerine göre
cinsler arası eşitlikte, Türkiye 115 ülke arasında 105’incidir.
Namus
ve töre cinayetleri devam etmektedir. Yeni ceza yasası,
bu suçlara daha ağır cezalar getirmiştir. Kadın örgütleri,
kadın intihar oranlarının yükseldiğini bildirmişlerdir.
Bu konuda da, ailelerin cezadan kurtulmak için kızları
kendilerini öldürmeye zorladığı iddia edilmektedir.
Türkiye
Müslüman ve inançlı bir nüfusa sahiptir. Anayasal düzen
laiktir ve din özgürlüğünü kabul eder. Ama pratikte,
devlet dini ciddi manada kontrol etmektedir. Diyanet
işleri başkanlığı, aslen memur olan din görevlilerinin
işe alınmalarını, onların kendilerine öğretildiği gibi
davranmalarını ve devletin söylemelerini istediği hususları
söylemeleri gibi hususları düzenler. En çok tartışılan
konulardan biri de, kamusal alanda dini sembollerin
taşınmaması, kadınların kamuya ait yerlerde ve üniversitelerde
türban takmalarına izin verilmemesi ve mutaassıp kişilerin
ordudan ilişiklerinin kesilmesidir.
Türkiye’de
sadece dini azınlıklar, azınlık olarak kabul edilmekte
ve haklarına saygı gösterilmektedir. Buna göre Yahudiler
(Türkiye’de sayıları yaklaşık 25.000), Yunan Ortodokslar
(3.000) ve Ermeni Ortodokslar (50.000) azınlık olarak
tanınmaktadır. Ancak inanç özgürlüğü, Müslüman olmayanlar
için zordur.
Diğer
Hıristiyan ve Müslüman mezheplerin - Aleviler gibi-
yasal statüsü yoktur ve bazı faaliyetleri yasaklanmıştır.
2005 ve 2006 yıllarında rahipler ve kiliselere karşı
bazıları ölümle sonuçlanan şiddet eylemleri görülmüştür.
Kürtler,
yaklaşık 12–15 milyon nüfuslarıyla, Türkiye’deki en
büyük etnik gruptur. Birçoğu iyi biçimde bütünleşmiştir
ve herhangi bir sıkıntı yaşamamaktadır. Bununla birlikte
Atatürk’ün çok kültürlü ortamdaki Türklük vurgusu ve
güneydoğuda 15 yıldır devam eden, yaklaşık 35.000 kişinin
öldüğü, gerilla savaşı, Kürtleri kendi dilleri, kültürleri
ve ifade özgürlüğü konularında yasaklamalarla yüz yüze
bırakmıştır. 2003 yılında yapılan kanun değişiklikleri
ile özel kurslarda Kürtçe dersi verilmesi serbest bırakılmış,
ancak bürokratik engeller ve mali zorluklar sebebiyle
bu kurslar 2005 yılında kapanmıştır. Daha fazla hak
için destek isteyen Kürtler, tutuklamaların hedefidir.
Kürtler,
1990’lardaki ayaklanma süresince ciddi insan hakları
ihlallerine ve ayrımcılığa maruz kalmışlardır. 35.000
civarında tazminat davası çözülmüş ve Kürtler açık şekilde
insan hakları reformlarından istifade eder hale gelmişlerdir.
Ancak ayaklanma sırasında hayata geçirilen köy koruculuğu
sisteminin hesap verebilirliği yetersizdir.
Engellilere
yönelik bazı kanunlar olmasına rağmen, ayrımcılık devam
etmektedir. Bu kesimin kamuya sunulan hizmetlere ulaşmasında
sıkıntılar bulunmaktadır.
Toplanma
ve gösteri özgürlüğü, anayasada tanınmıştır, ancak yasadaki
geniş yetkiler resmi görevlilerin bu tür toplanmaları
engellemelerine fırsat vermektedir. Dahası, polis barışçıl
bazı gösterileri aşırı güç kullanarak dağıtmaktadır.
İşçiler,
sendikalara üye olabilmektedir. Sendikalar da yukarıdakilere
benzer sorunlarla karşılaşmakta, kamu görevlilerinin
grev hakkı bulunmamaktadır.
Tavsiyeler
-
İçinde
bağımsız ve saygın insan hakları örgütlerinin mensuplarının
da bulunduğu heyetler tarafından, ülke genelindeki
polis ve jandarma karakollarına, insan haklarının
korunmasının gözlenmesi çerçevesinde ziyaretler
yapılmalıdır.
-
Tüm
insan hakları ihlalleri doğrudan kovuşturulmalı,
sivil makamlar tarafından yargılama yapılmalı ve
suç işleyen memur yargılama süresince açığa alınmalıdır.
-
Çok
kültürlülük prensibi benimsenmeli ve bütün dini,
etnik ve kültürel gruplara eşit muamele edildiği
gösterilmelidir.
-
Kadınların;
eğitim düzeyi, özellikle güneydoğuda iyileştirilmeli
ve iş dünyası ile siyasi katılımlarının artırılmasına
şans tanınmalıdır.
Hukukun
Üstünlüğü (3.97)
Yargı Bağımsızlığı–3.60
Toplumda ve Adli Konularda Hukukun Önceliği–3.83
Kolluk Güçleri ve Silahlı Kuvvetlerin Sivil Makamlara
Hesap Verebilirliği–3.75
Mülkiyet Haklarının Korunması–4.33
Kanun Önünde Eşitlik–4.33
Halen
Türkiye’de iki karşıt güç mücadele etmektedir. Hukukun
üstünlüğünü ve sivil özgürlükleri yükseltmeye çalışanlar
ile reformları, Türkiye Cumhuriyeti için tehdit olarak
gören yasakçı zihniyettekiler. En son reformlar, ordunun
adli sistemdeki rolünü azaltmıştır. Bununlar beraber,
milli birlik ve Türk kimliği savunucuları olan reform
karşıtlarının hâkimler, savcılar ve Adalet Bakanlığı
görevlileri üzerindeki baskıları devam etmektedir.
Anayasa’ya
göre, herkes suçluluğu ispat edilinceye kadar masumdur.
Son reformlarla gözaltına alınanlara avukatlarla görüşme
hakkı tanınmış, ücretsiz avukat atanması ilkesi hayata
geçirilmiş ve hâkim-savcılar insan hakları konusunda
eğitimden geçirilmiştir. Ancak avukata erişim hakkı
bazı zamanlarda engellenmekte, polis gözetiminde gerçekleşmekte
veya sorgulama süresince görüşmeye izin verilmemektedir.
Daha da endişe vericisi, bazı durumlarda avukat talebinde
bulunanlara kötü muamele yapılmaktadır.
Anayasal
sistemde yargı bağımsızlığı bulunmaktadır. Ama uygulamada
bazı engeller mevcuttur. Yürütme organı, Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yürütülen, hâkim ve
savcıların atanma, yükselme ve hassas davalarda tayin
edilmeleri işlemlerine etki edebilmektedir. Hâkim ve
savcıların eğitimlerinin yetersiz olması nedeniyle,
davalar birbirinden farklı sonuçlar doğurabilmektedir.
Savcıların
pozisyonları hem görev hem de sembolik olarak hâkimlere
oldukça yakındır ve savunma makamı ikinci plana itilmiştir.
Davaların sonuçlarının etkilemek için hâkim ve savcıların
rüşvet almalarına yönelik davaların sayısı atmıştır.
Mayıs
2006’da, silahlı bir kişi, oldukça laiklik savunucusu
olarak bilinen beş yargıcı, türbanı yasaklayan kararlarından
ötürü öldürmüştür.
Anayasa,
kanun koyucular ve bakanlar kurulu mensupları için dokunulmazlık
sağlamaktadır. Bürokratların yargılanması için amirlerinin
izni gerekmekte, bazı durumlarda yargılama görevin sona
ermesinden sonra yapılabilmekte, bu durum da zaman aşımı
nedeniyle davanın düşmesine neden olmaktadır.
Yeni
Türk Ceza Kanunu, eskisinin birçok eksiğini gidermiştir.
Ama bazı eleştiriler devam etmektedir. Bazı muğlâklıklar
devam etmekte ve kanunu yorumlamak hâkimlere kalmaktadır.
Daha da yaygın olanı, kanun karşısında güçsüzlere karşı
ayrımcılık gibi eşitsizlikler devam etmektedir.
2006
yılında yürürlüğe giren terör yasası, terör suçu tanımını
oldukça geniş tutarak bazı korkuları beraberinde getirmiştir.
Örneğin bu kanuna giren suçlarda, avukatla görüşme talebi
24 saat süreyle bekletilebilmektedir.
İnsan
hakları ihlalleri ile ilgili olarak suçlanan, Devlet
Güvenlik Mahkemeleri, 2004 yılında lağv edilerek, davaları
ağır cezalık suçlar kapsamına alınmıştır. Ancak davalarda,
hala eski mahkemelerin hâkim ve savcıları görev yapmaktadır.
Ordu,
Türkiye Cumhuriyeti’nde özel bir yere sahiptir. 1960
yılında yapılan ilk askeri darbeden bugüne, ordu; laikliğin,
toprak bütünlüğünün ve devletin bekasının garantörü
olmuştur. Hiçbir zaman yönetimde uzun süre kalmamış,
askeri müdahaleleri otonomisini ve etkinliğini artırmak
için kullanmıştır. Türk generaller, kanun tasarılarından
AB üyeliğine kadar her konuda düşüncelerini açıklamakta
ve beyanları çok nadir göz ardı edilmektedir.
AB, Türkiye’yi
ordu üzerindeki sivil kontrolün yetersizliği sebebiyle
eleştirmeye devam etmektedir. YÖK ve RTÜK gibi kurumlardaki
asker üyeler kurullardan çıkarılmış, MGK bir tavsiye
makamı haline getirilmiş, askeri harcamalarda şeffaflık
ve kontrol artmıştır. Reformlar sonucunda ordunun kamu
tarafından eleştirilmesine yönelik alanı genişletmiştir.
Bununla beraber, ordu hala Savunma Bakanlığına tam olarak
bağlı değildir ve stratejik karar alma yönündeki etkisini
sürdürmektedir. Yüksek rütbeli subaylar, iç ve dış konularda
beyanda bulunmaya devam etmektedir. 2006 yılı Ekim ayında
Genelkurmay Başkanı, hükümeti İslami fundementalizmi
cesaretlendirmekle suçlamıştır. Ancak kamuoyunun orduya
güveni tamdır ve askeri okullar, diğerleri arasında
en iyileridir.
Tavsiyeler
-
Kamusal dokunulmazlık sona erdirilmeli ve resmi
görevliler usulünce yargılanabilmelidir.
-
Yürütmenin,
hâkim ve savcılar üzerindeki yapısal ve pratikteki
tesirleri kaldırılmalıdır.
-
Hükümet,
koruculuk sistemini, halen görevde olanları, silahlardan
arındırmak ve alternatif bir istihdam şansı yaratmak
suretiyle, sona erdirmeli ve akabinde bölge insanı
ile devlet arasındaki güven yeniden tesis edilmelidir.
-
Ordu,
sivil kesimi ilgilendiren konuların dışına çıkarılmalıdır.
Kamuya beyanat vermemeli ve savunma ve güvenlik
konularının dışında kalan konulara dâhil edilmemelidir.
Bu konudaki talepler sivil hükümet tarafından geri
çevrilmelidir.
Yolsuzlukla
Mücadele ve Şeffaflık (3.64)
Yolsuzlukla Mücadele Ortamı–3.20
Kamu ve Özel Sektör Arasındaki Yasal ve Etik Standartlar–4.00
Yolsuzlukla Mücadele Kanunlarının Uygulanması–3.50
İdarenin Şeffaflığı–3.86
Türkiye,
kamudaki ve günlük hayatta görülen yolsuzlukla mücadeleye
devam etmektedir. AKP gücünü, yolsuzluklara karışan
ile ekonomiyi yanlış yöneten önceki hükümetlere nazaran
daha az bilinmesi sonucu artırmıştır. Türkiye, yolsuzlukla
ilgili birçok uluslararası düzenlemeyi imzalamıştır.
Ancak yolsuzlukla mücadele taahhütten öteye gidememiştir.
Yolsuzlukla ilgili düzenlemeler tam olarak bireylerin
davranış şekillerini değiştirmemiştir. Bu konuda bağımsız
bir kurum oluşturulamamıştır.
AKP,
işbaşına gelir gelmez bir yolsuzlukla mücadele eylem
planı hazırlamıştır. Hükümetle yakın ilişkili bulunan
bakanlar düzeyinde bir komite oluşturulmuştur. Ancak
bu konuda yetkili tek ve bağımsız bir kurul ve yasal
düzenlemeyi hayata geçirememiştir.
İş dünyası
diğer OECD ülkeleri içerisindeki en karmaşık bürokrasi
ile karşı karşıyadır. 2006 yılında yapılan Dünya Ekonomik
Forumunda bulunan işadamları, Türkiye’de çalışmayı en
çok etkileyen etmenlerin en önemlisinin “yetersiz kamu
bürokrasi”si olduğunu ifade etmişlerdir.
Yeni
Ceza Yasası, yolsuzlukla ilgili suçlara daha ağır cezalar
getirmesine rağmen, çoğu dava beraat ile veya hafif
cezalarla sonuçlanmaktadır. Sivil toplum hükümeti yolsuzlukla
daha etkin mücadele etmediği için eleştirmektedir. Eski
başbakan Mesut Yılmaz ve ekonomiden sorumlu bakan Güneş
Taner’in Türkbank’ın özelleştirilmesine müdahale ettiklerine
yönelik suçlamalar delil yetersizliği nedeniyle geri
çekilmiştir.
Yetersiz
bürokrasi iş dünyasının önündeki en büyük engeldir.
Tavsiyeler
-
Yolsuzlukla mücadele alanında diğer kolluk kuvvetleri
ile birlikte görev yapacak uzman bir birim hayata
geçirilmelidir. Hükümet, kamu görevlilerinin dokunulmazlıklarına
son vermeli ve kamu yolsuzlukları soruşturulmalıdır.
-
Kamu
görevlilerin çıkarları doğrultusunda, görevlerini
kötüye kullanmalarını engelleyecek ve cezalandıracak
hukuki bir mekanizma oluşturulmalıdır.
-
Yolsuzluğun
etkileri konusundaki kamu farkındalığı artırılmalı,
eğitim sistemi vatandaşları küçük yaşta bu konuda
eğitmeye odaklanmalıdır.
-
Yasaların
uygulanması yönünde, bilgiye erişim kolaylaştırılmalıdır.
Hukuki kararlara bakan kurulların bağımsızlıkları
güçlendirilmelidir.
4.
RAPORLA İLGİLİ OLARAK BASINDA ÇIKAN HABERLER
Yol Ayrımındaki
Ülkeler–2007 araştırmasına ait sonuç raporu 25 Eylül
2007 tarihinde basına dağıtılmıştır. Önceki yıllarda
aynı kuruluş tarafından hazırlanan raporlar Türk medyasında
oldukça geniş yankı bulurken, son raporun yayınlandığı
tarihin Türkiye’de iç siyasetin oldukça hareketli günlerine
denk gelmesi sebebiyle, büyük ilgi uyandırmamıştır.
Bazı internet haber siteleri ve bir gazete, rapora yer
vermiş, uzun süreli tartışmalar yaşanmamıştır.
03 Ekim,
2007 tarihinde CNNTÜRK’ün internet sitesinde "Askerin
durumuyla ilgili düzenleme şart" başlığıyla duyurulan
rapora ilişkin olarak, “Demokratik ülkelerdeki özgürlükler
üzerine yaptığı değerlendirmelerle tanınan sivil toplum
örgütü Freedom House, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı
seçilmesinden sonra, askerin kontrol altına alınması
için gerekli anayasal değişikliklerin yapılması gerektiğini
ileri sürdü.” şeklinde haber geçilmiştir.
Raporla
ilgili diğer bir yorum 04 Ekim 2007’de Vatan Gazetesinde
köşe yazarı Mustafa Mutlu tarafından yapılmıştır.”Eyvah...
Freedom House işbaşında!” başlıklı yazıda;
“Bu saptamalar
doğru mu, yanlış mı?”yı önümüzdeki günlerde çok tartışacağız...
Ben sadece Türkiye üzerine görüş belirten ve etkisi
küçümsenmeyecek kadar büyük olan bu kuruluş hakkında
bazı bilgiler vermek istiyorum. Sahi; neyin nesi, kimin
fesidir bu “Freedom House"
1941
yılında Eleanor Roosevelt, Wendell Willkie ve Amerika’nın
başka tanınmış kişileri tarafından “demokrasinin ve
insan haklarının global bir sesi” olmak için kuruldu.
Finansörleri
arasında George Soros’a ait Soros Vakıfları ve Amerika
Birleşik Devletleri Hükümeti dikkat çekiyor.
Üyeleri
akademisyenlerden, zengin iş adamlarından, gazetecilerden,
ABD’nin eski siyasetçilerinden ve bürokratlarından oluşuyor.
Forbes dergisinin sahibi de ünlü üyeler arasında bulunuyor.
Bazı
çevrelere göre, Amerikan gizli servisi CIA’in “propaganda
ve operasyon merkezi” olarak çalışıyor.
Bir
dönem eski CIA direktörü James Woosley’in de başkanlığını
yaptığı kuruluş, takibine aldığı ülkelerin politikacılarıyla
yakın ilişki kurarak “politika” dikte ettirmesiyle tanınıyor.”
ifadeleri kullanılmıştır.
5. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Amerika
merkezli bir düşünce kuruluşu olan Freedom House tarafından
hazırlanan Yol Ayrımındaki Ülkeler–2007 araştırmasının,
Türkiye’ye ilişkin bölümü incelendiğinde, Türkiye’nin
en yüksek değeri 4,40 ile “Hesap Verebilirlik” alanında,
en düşük sonucu 3,64 ile “Yolsuzlukla Mücadele” başlığı
altında aldığı görülmektedir.
Elde
edilen sonuçların 2005 yılında yapılan araştırmaya göre
olan değişimi aşağıdaki gibidir.
Hesap Verebilirlik |
Sivil Özgürlükler |
Hukukun
Üstünlüğü |
Yolsuzlukla
Mücadele ve Şeffaflık |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Araştırmanın
yapıldığı 18 ayrı başlık kapsamında elde edilen sonuçlar
grafiğe döküldüğünde karşılaşılan tablo şu şekildedir:

Yukarıdaki
grafikten de anlaşılacağı gibi Türkiye en yüksek değerlendirmeyi
5,25 ile “Özgür ve Adil Seçim Kanunları ile Seçimler”
başlığından almıştır. Bu veri, Türkiye’de seçim sisteminin
tam anlamıyla demokratik kurallara göre işlemesinin
iyice yaklaştığını, seçimlere olan usulsüz müdahalelerin
olmadığını ve gelecek dönemde ülkede yapılacak seçimlerin
demokratik standartlarda olacağının garantisini vermektedir.
Tablodaki
en düşük değer olan 3,20 ise“Yolsuzlukla Mücadele” başlığı
altında yer alan “Yolsuzlukla Mücadele Ortamı”na verilmiştir.
Türkiye’nin kaynaklarını etkin bir şeklide kullanabilmesi,
toplumu adeta kanser gibi saran yolsuzluk sorununu süratle
ve etkin bir şekilde çözmesi için gerekli adımları acilen
atmasının gerektiği bir kez daha ortay çıkmaktadır.
Toplumun her kesimini rahatsız eden ve ardında bıraktığı
kirli ortamla, gelecek nesilleri de zehirleyeceği bilinen
bir gerçek olan yolsuzluk illeti ile her boyutta, etkin
bir mücadele sürdürülmelidir.
Raporun
Türkiye bölümünde yer alan Hrant DİNK cinayeti, TCK’nın
301’inci maddesinin kaldırılması ve benzeri hususlar
kamuoyunun yakinen bildiği ve sürekli gündemde olan
konulardır. Bu konuların daha uzun bir süre kamuoyunun
gündemini meşgul edeceği ve istenilen değişikliklerin
yapılmadığı sürece, her ortamda Türkiye’nin önüne çıkacağı
muhakkaktır.
Araştırma
sonuçlarının, Türkiye açısından memnuniyet verici olduğu
söylemek oldukça zordur. Araştırmayı yapan kuruluş hakkında
yapılan spekülasyonlar ve araştırmanın çeşitli amaçlarla
manipüle edilebileceğine yönelik şüpheler, elde edilen
verilerin gerçeğe yakın olduğu izlenimini değiştirmemektedir.
Tabloya objektif olarak bakan herkesin kabul edeceği
gibi, Türkiye’nin olması gereken yer “Şampiyonlar Ligi”dir.
Ülkemiz bütün kurumları ve toplumu oluşturan her kesimi
ile buna layıktır ve fikri olarak orada bulunmaya hazırdır.
Raporda yer alan tavsiyeler, ülkenin çıkarları doğrultusunda
soğukkanlı ve rasyonel bir yaklaşımla irdelenmeli; Türkiye’nin
layık olduğu “muasır medeniyetler seviyesi”ne ulaşma
hedefi doğrultusunda değerlendirilmelidir.
|