I. RAPORUN HAZIRLANIŞI VE AMACI
ABD Dışişleri Bakanlığı, “Demokrasi ve İnsan Hakları
Çalışma Bürosu” tarafından her yıl düzenli olarak “Uluslararası
Din Özgürlüğü Raporu” yayınlanmaktadır. Bu rapor, ülkelerin
sivil toplum örgütleri, dini cemaatleri, orada bulunan
Birleşmiş Milletler (BM) temsilcileri, ABD büyük elçilikleri,
diğer uluslararası ve bölgesel örgütler, akademisyenler
ile medya organlarının bilgilerinden faydalanılarak
hazırlanmaktadır. Raporun hazırlanmasında, Uluslararası
belgeler ve Avrupa Birliği tarafından benimsenen sözleşmeler
ile ABD’de bu konuya ilişkin yasalar dayanak olarak
kullanılmaktadır.
14. Eylül 2007 tarihinde yayınlanan rapor, din ve vicdan
hürriyetini zapt altına alan, dini inançlarından dolayı
masum insanlara zulüm eden, azınlıklara karşı gerçekleşen
şiddet ve saldırganlıklara toleranslı davranan ülkeler
ile din ve vicdan özgürlüğünü en iyi seviyelerde sağlayan
ve geliştirmeye çalışan ülkeleri ayrı ayrı değerlendirmeyi
amaçlamaktadır.
Buna
göre; ülkeler, din ve vicdan özgürlüğünü en yüksek seviyede
korumuş ve geliştirilmesi için çaba harcamışlarsa “Genellikle
saygı gösterdi” kategorisinde, dini düşünceler ve ifadeler
kontrol altında tutulmuş ve din üzerinde baskı ve şiddeti
esas alan kısıtlamalar yapılmış ise “baskıcı ve totaliter
rejimler” kategorisinde değerlendirilmiştir.
II.
GENEL DEĞERLENDİRME
“Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu 2007”ye genel olarak
bakıldığında;
-
Burma, Çin, Kuzey Kore, Iran, Sudan, Eritra ve Suudi
Arabistan ülkeleri dini özgürlükler üzerinde baskıcı
ve şiddete dayanan uygulama ve faaliyetlerde bulunduğu
için “Faaliyetleriyle Özellikle Endişe Verici Ülkeler”
kategorisinde yer almışlardır.
-
Özbekistan,
dini özgürlüklere kısıtlamalar getiren bir yasa
çıkarması ve bu yasayla pek çok dini grubun yasal
mevcudiyetini zor ve imkânsız hale getirmesi, bunun
sonucu olarak da dini grup liderlerine karşı yapılan
operasyonlar ve tutuklamalarla 2006 yılı Kasım ayında
ilk defa “Faaliyetleriyle Özellikle Endişe Verici
Ülkeler” kategorisinde yer almıştır.
-
“Kendine Özgü Spesifik Konumda Olan Ülkeler’de Uluslararası
Din Özgürlüğü” grubu altında değerlendirilen ülkelerde,
dini ibadetler ve diğer uygulamalar için kullanılmakta
olan politikaların o ülkeye özgü spesifik içerikte
politikalar olduğu belirtilmiş ve bununda yerine
göre dini özgürlüklerin gelişmesine olumlu katkılar
sağladığı, yerine göre de kötüye kullanılmasını
sağladığı belirtilmiştir. Bu ülkeler; Afganistan,
Burma, Çin, Küba, Mısır, Eritra, Hindistan, İran,
Irak, İsrail ve İşgal ettiği bölgeler, Laos, Maldivler,
Kuzey Kore, Pakistan, Rusya, Suudi Arabistan, Sri
Lanka, Sudan, Türkmenistan, Özbekistan, Venezüella
ve Vietnam ülkeleri olmak üzere sıralanmaktadır.
-
İsrail
devletinin genel anlamda din ve vicdan hürriyetine
saygılı olmasına karşın devletin spesifik olarak
Ortodoks Yahudi kurallarını esas alan yasa çerçevesinde
politikalar geliştirmesi ve uygulaması, buna göre
devletin Ortodoks Yahudi dini kuralları dışında
gerçekleşen evlenme, ölüm gibi işlemleri resmi olarak
geçerli saymaması, İsrail’ce işgal edilen bölgelerde
2000 yılından beri dini özgürlüklerin güvenlik gerekçesiyle
baskı altında tutulması ve İsrail’in bu uygulamalarından
dolayı “Kendine Özgü Spesifik Konumda Olan Ülkeler’de
Uluslararası Din Özgürlüğü” grubu altında değerlendirilmesi
raporda dikkat çekici bir husustur.
-
Türkiye’ye
ilişkin olarak, din özgürlüğünün yüksek seviyede
korunduğu anlamına gelen “Genellikle saygı gösterdi”
ifadesine yer verilmiştir. Türkiye raporda din özgürlüğü
konusunda “Özgür” ülke kategorisinde değerlendirilmiş,
ancak uygulamada yaşanan bazı sıkıntılar ve bir
takım kısıtlamaların da altı çizilmiştir.
gibi
konular dikkat çekici olarak değerlendirilmektedir.
III.
RAPORUN TÜRKİYE BÖLÜMÜ VE DEĞERLENDİRMESİ
Raporda,
din özgürlüğünün yüksek seviyelerde sağlandığı anlamına
gelen “Genellikle Saygı Gösterdi” kategorisinde değerlendirilen
Türkiye ile ilgili gelişmeler aşağıdaki bölümlerde ele
alınmıştır.
A. BİRİNCİ BÖLÜM:TÜRKİYE’NİN DİNİ NÜFUS YAPISI
Yüz
ölçümü 814.578 km? olan ve yaklaşık nüfusu 72.6 milyon
olan Türkiye’de resmi makamlarca, ülke nüfusunun %99’nun
Müslüman olduğu ve çoğunluğun “Sünni” olduğu açıklanmıştır.
Ancak, bir sivil toplum örgütü olan “İnsan Hakları ve
Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum-Der)” ve çeşitli
dini azınlıkların temsilcilerine göre ise bu oranın
daha düşük olduğu belirtilmiştir.
Devletin
resmi olarak, başka gayrimüslim cemaatlar olmasına karşın
sadece Rum Ortodoksları, Ermeni Ortadoksları ve Yahudiler
olmak üzere üç dinsel azınlığı resmen tanıdığı, ayrıca
laiklik çerçevesinde getirilen resmi kısıtlamalar nedeniyle
ülkede insanların sosyal hayatlarında dini ifadeleri
kullanma ve ibadet etme oranlarının değiştiği belirtilmiştir.
Sünni nüfustan ayrı olarak Anadolu’da “Alevilerin” varlığı
da raporda ayrıca vurgulanan bir husustur.
Buna
göre Türkiye’de;
-
Akademisyenlere göre 15 ila 20 milyon arasında olduğu
tahmin edilen Alevi toplumu,
-
Yaklaşık 65.000 Ermeni Ortodoks Hıristiyan toplumu,
-
Yaklaşık 23.000 Yahudi toplumu,
-
Yaklaşık 4.000 Rum Ortodoks Hıristiyan toplumu,
-
Yaklaşık 10.000 Bahai toplumu,
-
Yaklaşık 15.000 Suriyeli Ortodoks (Süryani) Hıristiyan
toplumu,
-
Yaklaşık 5.000 Yezidi toplumu,
-
Yaklaşık 3.300 Yehova Şahitleri,
-
Yaklaşık 3.000 Protestan Hıristiyan toplumu,
-
Sayıları kesin olarak bilinmeyen sayıda Bulgar,
Kildanı, Nesturi, Gürcü, Roma Katoliği ve Maruni
Hıristiyan toplumları,
-
Hıristiyan kuruluşlara göre Türkiye’de 1.100 Hıristiyan
Misyonerinin,
ülkede
bulunduğu belirtilmiştir.
B. İKİNCİ BÖLÜM: TÜRKİYE’DE YASAL VE POLİTİK AÇIDAN
DİN ÖZGÜRLÜĞÜ
Anayasa’nın
genel anlamda din özgürlüğünü (dini fikirlerin yayılabilmesi
ve ibadetlerin özgürce yapılabilmesi, her türlü dini
ayrımcılığın yasaklamış olması gibi) garanti altına
aldığı ve devletin bu hakka saygı gösterdiği vurgulanmıştır.
Ancak, Anayasa’nın ülkeyi laik bir devlet olarak öngörmesi
ve Cumhurbaşkanlığı, devleti idare eden hükümet, silahlı
kuvvetler, yargı gibi devletin çekirdek kurumlarının,
Cumhuriyet tarihi boyunca devletin laik yapısını koruma
rolünü üstlendikleri belirtilmiştir. Bu gerekçeyle,
üniversitelerde, kamu kurum ve kuruluşlarında, İslami
ve diğer dini grupların dini ifade kullanmalarına karşı
kısıtlamalar getirildiği, bazı durumlarda, devlet organlarının
laik devleti koruma gerekçesiyle seçilmiş bir hükümetin
politikalarına bile karşı çıktığı vurgulanmıştır.
Devletin,
ülke genelinde İslami kurumları ve dini eğitimi, Başbakanlığa
bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla idare ettiği,
Diyanet’e kayıtlı ülke genelinde 77.500 caminin bulunduğu
ve bunların kamu görevlisi olarak çalışan imamlar aracılığıyla
faaliyette olduğu belirtilmiştir. Ancak, Diyanet’in
başta Aleviler olmak üzere diğer inançları yok sayarak
yalnızca “Sünni Müslümanlara” hizmet ettiği iddia edilmiştir.
Gayri Müslim ve İslami vakıfların mülklerini düzenleme
görevi olan Vakıflar Genel Müdürlüğü, içlerinde Süryani,
Kildanı, Bulgar Ortodoks, Gürcü ve Maruni, Rum Ortodoks,
Ermeni Ortodoks ve Yahudi vakıfları olmak üzere 161
“azınlık vakfını” tanıdığı ve faaliyetlerini düzenlediği
belirtilmiştir. Ancak, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun
azınlık vakıflarını 1936 tarihine kadarki mal beyanından
başka mülk edinmelerini yasaklama kararı alması ve Yargıtay’ın
1974’te azınlık vakıflarından birinin tapu kaydını iptal
ederek gayrimenkulün eski sahibine iadesine karar vermesi
ve halen bu uygulamanın devam etmesi, pek çok azınlık
vakfına ait mülkün devlet tarafından kamulaştırılmasına
neden olmuştur. Bu konuda Kasım 2006 tarihinde gereken
yasanın çıkmasına karşın Cumhurbaşkanınca yasanın veto
edilmesi ve bu konudaki belirsizliğin halen devam ediyor
olması eleştirilmiştir.
Resmi
makamların gayri Müslim grupların öğretilerine, yayınlarına
ve üyeleriyle aralarında kullandıkları dini literatüre
karışmadığı vurgulanan raporda, resmi olarak tanınan
dinlere ilişkin küçümseyici ve dini faaliyetlerini engelleyici
uygulamalara karşı resmi önlemlerin alındığı da belirtilmiştir.
Ülke
genelinde Aleviler’in de inançlarını özgürce yaşadıkları,
ibadetleri için “Cemevleri” inşa edebildikleri belirtilmiştir.
Ancak, Alevi dernek temsilcilerince dile getirilen;
“Cemevleri’nin” yasal anlamda ibadet yeri olarak kabul
edilmeyip “Kültür merkezleri” olarak kabul edildiği,
“Cemevleri” kurma girişimlerinin çeşitli engellemelerle
karşılaştığı, bu nedenle de ülke genelinde sayıları
100’ü bulan Cemevi’nin yetersiz olduğu konusu vurgulanmıştır.
Bunlara ek olarak, 2007 yılı Ocak ayında, İstanbul Kadıköy’de,
Kadıköy belediyesinin destekleriyle bir Cemevi ve kültür
merkezinin açılışı, 2007 yılı Haziran ayında Sivas’ta
bir Cemevinin açılışı olumlu gelişme olarak değerlendirilmiştir.
Ayrıca,
Alevilerle ilgili olarak;
-
İstanbul’un Kartal ilçesinde belediye yetkililerince
Cemevi inşasının durdurulması kararına karşı 2004
yılında başlatılan yasal mücadelede halen bir sonucun
alınamamış olması,
-
2006 yılı Ocak ayında, resmi makamlarca, İstanbul’un
Sultanbeyli ilçesinde, gerekli iznin alınmaması
nedeniyle bir Cemevi inşaatının durdurulması ve
bununla ilgili başlayan dava sürecinin halen devam
ediyor olması,
-
Diyanet İşleri Başkanlığı, kayıtlı camilerin çeşitli
masraflarını (elektrik ve su faturaları gibi) karşılanmasına
karşın, Cemevleri ile diğer ibadet yerlerinin bu
tür masraflarını karşılamadığı,
-
Alevi çocukların zorunlu eğitim gereği aynı dini
eğitimi almak zorunda oldukları, Hükümetin 2007
yılında Alevilikle ilgili konuları eğitim müfredatına
eklemesine karşın, Alevilerin bu materyallerin yeterli
olmadığını ileri sürmeleri ve ayrımcılık yaptığı
iddiasıyla bu kapsamda Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine
4.000 dava açıldığı ve Diyanet’in bütçesini daha
çok Sünni toplum için harcadığı, Alevi aktivitelerine
tahsis edilmiş herhangi bir bütçenin olmadığı,
-
2004 yılında Alevi bir anne-babanın zorunlu din
derslerinin din özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduğu
ve davanın halen devam ettiği,
-
2006 yılı Kasım ayında, Alevi bir babanın oğlunun
din derslerinden muaf tutulması için başvurduğu
İstanbul Mahkemesi’nde davanın babanın lehine sonuçlanmasına
karşın Mayıs ayında temyiz mahkemesinin kararı bozduğu
ve halen beklemede olduğu, ayrıca buna benzer 6
davanın da halen devam ettiği,
-
Doğu Anadolu ve İstanbul’da yoğun olarak bulunan
Şii Caferilerin herhangi bir kısıtlamayla karşılaşmadan
özgürce ibadetlerini yaptıkları, camilerini inşa
ettikleri ve imamlarını kendilerinin atadıkları,
ancak, Alevilerin ibadet için kullandıkları yerlerin
yasal olmadığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nca
desteklenmediği,
gibi
konular sorun olarak sıralanmıştır.
1. Din Özgürlüğüne Getirilen Kısıtlamalar
Devletin
politika ve uygulamalarının insanların dinlerini özgürce
yaşamalarını destekler mahiyette olmasına karşın, üniversitelerde,
kamu kurum ve kuruluşlarında dindar kişilere yönelik
birtakım kısıtlamaların olduğu vurgulanmıştır. Bu kapsamda;
-
Türk Silahlı Kuvvetleri, yargı ve diğer kamu kurumlarında,
devletin laik yapısının tehlikeye girdiği gerekçesiyle
“İrticai Gruplara” karşı başlattıkları söylemlerine
devam ettikleri,
-
Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’nun irticayı kamu güvenliğine
karşı bir tehdit olarak tanımlaması,
-
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezerin 2007 yılı Nisan
ayında yaptığı bir konuşmada ayrımcılığın ve irticanın
ülkenin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike olduğu
açıklaması,
-
2007
yılı Nisan ayında 11. Cumhurbaşkanlığı seçimleri
sırasında, hükümette olan AK Parti’nin adayını açıklaması
sonrası, Genel Kurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde,
irticanın ülkenin laik yapısına karşı en büyük tehlike
olduğunu dile getiren bir elektronik bildiri yayınlanması,
-
Medya haberleri, Mazlum-Der ve diğer sivil toplum
kuruluşlarının (STK) raporlarına göre; bazı bakanlıkların
ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin, devlet karşıtı ya
da İslami eylem yapabileceği şüphesiyle suçladıkları
veya dinlerinin gereklerini yerine getiren görevlilerin
zaman zaman terfilerini engelledikleri ve görevlerinden
aldıkları uygulamalar,
-
Mazlum-Der ve diğer STK raporlarına göre; Türk Silahlı
Kuvvetleri (TSK)’nin dini ibadetlerini yerine getiren
ve başı örtülü kadınlarla evli olan küçük rütbeli
personelini “disiplin eksikliği” ile suçlayarak
görevden aldığı, bu kapsamda 2006 yılı Ağustos ayında
17 personelin belirtilmeyen nedenlerden ve 2006
yılı Kasım ayında da 37 personelden 2’sinin İslami
aşırılıklardan dolayı TSK’dan ihraç edildiği,
-
30 Kasım 1925 yılında 677 sayılı “Tekke ve Zaviyeler
ile Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlar ile
Bazı Unvanların Men ve İlgasına” dair kanuna muhalif
olarak, tarikat ve cemaatlerin varlıklarını sürdürdükleri,
faaliyetlerine devam ettikleri ve bir takım toplumsal
liderlerle, bazı önemli siyasilerin cemaat ve tarikatlara
üye oldukları veya ilişkilerini halen devam ettirdikleri,
-
2007 yılı Nisan ayında, polisin, bir ABD’li, bir
Kore’li ve iki Türk gezici vaizi (sokaklarda İncil’den
vaaz yapan kişiler) misyoner faaliyetler yaptığı
ve İslam’ı küçümsedikleri gerekçesiyle tutukladığı,
daha sonra İslam’ı küçümsediği öne sürülen kitapçığın
incelenmesi sonucu bu iddianın doğru olmadığı ve
şahısların sadece huzuru bozmak iddiasıyla suçlandıkları,
-
Yehova
Şahitleri’nin resmi olarak tanınan bir dini azınlık
olmamaları nedeniyle ibadetleri sırasında resmi
yetkililerce taciz edildikleri ve dernek kurma çabalarına
karşı verdikleri yasal mücadelelerinin halen devam
ettiği, Feti DEMİRTAŞ isimli şahsın dini inancından
dolayı askere gitmeyi reddetmesi suçlamasıyla 9
ay ceza evinde kaldığı,
-
Dini azınlıkların; ibadet için yer açma, devamlılığını
sağlama ve işletme gibi konularda zorluklarla karşılaştıkları,
Hıristiyanların apartman dairelerinde hizmet vermek
istediklerinde ise savcıların “izinsiz toplantı”
suçlamasıyla davalar açarak engelledikleri,
-
Resmi makamların Doğu Ortodoks Kilisesi’nin faaliyetlerini
izlediği, herhangi bir engellemenin olmadığı ve
devletin Rum Ortodoks Patrikliğinin “Ekümenik” statüsünü
tanımadığı ancak Rum Ortodoks cemaatinin önderi
olarak kabul ettiği, Üst düzey devlet yetkililerinin
patriğe “ekümenik” olarak hitap etmenin, 1923 Lozan
Anlaşması’nı ihlal edeceğini sık sık vurgulamaları,
-
Rum
Ortodoks Patrikliğinin Ekümenik statüsünü kullanarak
Türk vatandaşı olmayan Piskoposları kiliselere atama
isteğinin, Türk resmi makamlarınca geri çevrildiği
ve Türk vatandaşı olma şartının aranmaya devam ettiği,
2004 yılında Rum Ortodoks Patriği Bartolemous’un
6 Türk vatandaşı olmayan adayı Başpiskopos olarak
(Metropolitler-kutsallar meclisi) önermesinin, resmi
makamlarca cevaplandırılmamasına karşın, 80 yıllık
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde patriğin ilk kez böyle
bir öneride bulunduğu,
-
Rum
Ortodoks cemaati üyelerine karşı uygulanan yasal
kısıtlamalardan dolayı, İstanbul’daki Ekümenik Patrikliği’nin
varlığının tehdit altında olduğu, sayıları her geçen
gün azalan Rum Ortodoks toplumunun 4.000 kadar üyesinin
kaldığı ve Ekümenikliğin giderek küçüldüğü,
-
İstanbul’daki Ekümenik Patrikhanesi’nin Heybeli
Ada’da bulunan ve 1971’de kapanan Ruhban Okulu’nun
yeniden açılması için çalışmaya devam ettiği,
-
Sünni Müslümanlar dışındaki dini cemaatlerin ülkede
din adamları ve önderleri yetiştiremedikleri, genel
olarak, patrikler ve hahambaşılar dahil tüm dini
cemaat önderlerinin Türk vatandaşı olmak zorunda
olduğu,
-
Vakıflar Genel Müdürlüğünün Büyükada’da Rum Ortodoks
Ekümenikliğine ait olan yetimhaneyi kamulaştırması
üzerine, Ekümenikliğin konuyu Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesine (AİHM) taşıdığı ve mahkemenin de bu
başvuruyu kabul ettiği,
-
Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’nın
Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine
açtığı davanın vakıf lehine sonuçlandığı ve buna
göre Türkiye’nin mahkeme masrafları olan 20.000
ABD Doları bedeli ve vakfa ait olan bir mülkün geri
iade edilmesine ilişkin kararı kabul ettiği,
-
Başkalarını kendi dinine davet etmeyi ya da dini
sohbetleri yasaklayan bir yasa bulunmamasına karşın,
savcı ve polisin kendi dinine çağrıda bulunan veya
dini sohbet edenleri şüpheli olarak değerlendirdiği,
polisin özellikle Hıristiyanları dini faaliyetlerinde
engellediği, resmi kayıtlara göre 92’si İslam dinine
mensup, 63’ü diğer dinlere mensup toplam 157 din
değiştirme vakasının olduğu,
-
Uzun süredir üniversitelerde öğrencilere, kamu kurumlarında
da memurlara yönelik türban takma yasağının uygulanmasına
devam edildiği, Kamu sektöründe türban takan memurların
ve bu memurlara destek verenlerin disiplin cezalarına
çarptırıldıkları,
-
Üniversitelerde
türban takan öğrencilerin türban takmayan öğrenciler
üzerinde baskı kurmaya çalıştığı, bununda Laik kesim
ve üniversite yönetimi üzerinde endişe meydana getirdiği,
bu kapsamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin
verdiği kararda üniversitelerin haklı bulduğu,
-
Danıştay’ın 2006 yılı Şubat ayında, Ankara’da askeri
bir garnizonda anaokulu öğretmenliği yapan öğretmenin
okul dışında başörtüsü takmasının laikliğe aykırı
olduğu gerekçesiyle okul müdürlüğüne terfi ettirilmemesi
kararını onaylaması, medyada, mahkemenin verdiği
bu kararla türban takma yasağının özel yaşamı da
içine aldığı görüşünün ortaya çıkması,
-
2006 yılı Mayıs ayında avukat Alparslan Arslan’ın
Danıştay 2. Dairesi’ne yönelik yaptığı saldırı ve
mehkeme sürecinin devam ettiği,
-
2007
yılı Nisan ayında, Üniversitelerde türbanın yasaklanmasını
protesto etmek amacıyla, 4 kişinin, Yüksek Öğretim
Kurumu (YÖK)’na yönelik silahlı saldırı girişiminde
bulunması,
-
Sekiz yıllık kesintisiz öğretim yasası kapsamında,
İmam Hatip Liseleri (İHL) mezunlarının kendi alanları
dışındaki üniversite programlarına başvurmak istediklerinde,
üniversite giriş sınavı katsayı hesaplamalarının
aleyhlerine düşürüldüğü, bunun da İHL mezunlarının
ilahiyat dışında başka bir bölümde eğitim görmesini
engellediği,
-
Yasa gereği, 5 yıllık ilköğretimi tamamlayan öğrenciler
için yaz aylarında kuran kurslarını Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın açabildiği, ancak, uygulamada yasa
dışı faaliyette olan birçok kuran kursunun olduğu
ve bunlara küçük yaşta çocukları eğittikleri gerekçesiyle
polis baskınlarının düzenlendiği,
-
Ülkenin kültürel ve tarihi zenginlikleri olan eserlerin
korunması konusunda bölgesel yönetimlerin yetkili
olduğu, ancak, bürokratik prosedürden dolayı dini
özellikteki yapı ve binaların (Süryani ve Ermeni
binaları) restorasyon işlemlerinin yapılamadığı,
-
2006
yılı Nisan ayında kabul edilen yeni Nüfus Kanunu’na
göre, kişinin kendi isteği doğrultusunda nüfus cüzdanına
mensup olduğu dini din hanesine yazdırabildiği veya
boş bırakabildiği belirtilmiştir. Ancak, Bahai’ler
gibi bazı dini azınlıkların bu haktan faydalanamadığı,
ayrıca, resmi mercilerin, İslam dininden başka bir
dine geçmek isteyen kişilerin nüfus işlemleri sırasında
sözlü taciz ettikleri,
-
2004
yılı Ekim ayında “İnsan Hakları Danışma Kurulu’na”,
Prof. Dr. Baskın Oran ve Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun
“Azınlıklar ve Kültürel Haklar” isimli raporunda
gayri Müslimlerin devlet kurumlarında (Silahlı Kuvvetler,
Emniyet Hizmetleri, MİT, Dışişleri Bakanlığı gibi)
çalışmalarının engellendiğini dile getiren bir rapor
verdikleri için yargılandıkları ve devam eden süreçte
beraat ettikleri, bunun sonucu olarak da dini azınlıklarca
iddia edilen “Devletin Gayri Müslim vatandaşları
yabancı olarak gördüğü ve devleti temsil etmek için
uygun olmadıklarını düşündüğü” kanısının doğru olduğu,
gibi
konuların din özgürlüğünü kısıtladığı belirtilmiştir.
C. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SOSYAL AYRIMCILIK
Raporda,
dini inançlarından dolayı özellikle gayrimüslim kesimin
sosyal ayrımcılıkla karşı karşıya kaldıkları belirtilmiştir.
Hıristiyanlar, Yahudiler, Bahailer ve diğer dinlere
mensup kişiler, Müslümanken başka dine geçenler ve Müslümanların
bir kısmına karşı şiddet içeren saldırıların gerçekleştiği
ve sosyal olarak baskı uygulandığı, bunun da toplumda,
gayrimüslim kişilere karşı bir güvensizlik ve şüphenin
doğmasına neden olduğu vurgulanmıştır.
Ayrıca,
Hürriyet ve Milliyet gibi ulusal gazeteler dahil olmak
üzere pek çok basın yayın organında düzenli olarak Hıristiyan
ve Yahudi karşıtı yayınların yapılması, İsrail-Lübnan
savaşı sonrası halk arasında Yahudilere karşı düşmanlığın
artması ve bunun sonucu olarak da, Türk toplumunda milliyetçilik
akımının yaygınlaşması ile Yahudi ve Hıristiyan düşmanlığının
tehlikeli boyutlara ulaştığı kaygı verici olarak değerlendirilmiştir.
Raporda,
bu konuyla ilgili olarak kayıtlara geçen somut olayların
altı çizilmiştir. Bunlar,
-
2006 yılı Ocak ayında, Adana’da Protestan Kilisesi
lideri Kamil Kıroğlu’nun beş saldırgan tarafından
ağır bir şekilde dövülmesi ve Hristiyan olmaktan
vazgeçmezse öldürülmekle tehdit edilmesi olayı ve
bu olayla ilgili olarak bir soruşturmanın yapılmadığı,
-
2006 yılı Şubat ayında, Trabzon’da, Katolik Kilisesi
rahibi Andrea Santaro’nun öldürülmesi olayı, Ekim
ayında sanığın ömür boyu hapisle yargılanması ve
yaşının küçük olması sebebiyle ceza indirimi yapılması,
-
2006
yılı Şubat ayında, İzmir’de bir grup gencin Katolik
kilisesini basarak kilise görevlilerini ölümle tehdit
etmesi ve bu olayla ilgili olarak bu raporun hazırlama
süreci devam ederken henüz bir soruşturmanın açılmadığı,
-
2006 yılı Mart ayında, Mersin’de, Katolik kilisesinin
saldırganlarca basılması ve bıçakla kilise görevlilerinin
tehdit edilmesi olayı ve olay sonrası yakalanan
kişilerin kilisenin suç duyurusunda bulunmamasına
rağmen, kamu davası kapsamında kiliseden çaldıkları
çep telefonu suçlamasından dolayı yargılandıkları,
-
2006 yılı Temmuz ayında, Samsun’da, şizofreni hastası
Atilla NURAN’ın Katolik kilisesi rahibine karşı
giriştiği bıçaklı saldırı olayı ve olay sonrası,
yakalanan saldırganın “kilisenin misyonerlik çalışmaları
yaptığı” yönündeki açıklamalarına ilişkin kilisenin
yargı sürecinde haklı bulunması ve bu açıklamaların
bir iftira olduğunun ortaya çıkması,
-
2006 yılı Kasım ayında, İzmir’de, Ödemiş Protestan
Kilisesine yönelik Molotof kokteylli bir saldırının
düzenlenmesi,
-
2006 yılı Aralık ayında, Eskişehir’de Tepebaşı bölgesinde
bulunan bir kilise papazının parkta çok sert bir
şekilde dövülmesi olayı,
-
2007 yılı Ocak ayında, Samsunda, Agape Kilisesi
vakfı binasına karşı camlarını kırma, duvarlarını
spreyle boyama gibi yıkıcı ve tahrip edici bir olayın
meydana gelmesi ve olaydan 4 gün önce “Karedeniz
Bölgesi Kuzey haber online”nın Hıristiyanlığın Samsun’da
giderek arttığı yönündeki yayını,
-
2007
yılı Şubat ayında, Hrant DİNK’in ölümünün 40. günü
nedeniyle düzenlenen anma töreninde iki kişinin
havaya ateş etmesi olayı ve olay sonrasında yakalanan
şahısların hedeflerinin Ermeni Patriği II. Mesrob
olduğu açıklamaları,
-
2007 yılı Mart ayında, Mardin’de, Midyat Süryani
Kiliseler Vakfı’na el bombası atılması olayı ve
olay sonrası başlatılan soruşturmada bir ilerlemenin
kaydedilememesi,
-
2007 yılı Nisan ayında, Malatya’da, Protestan kilisesine
mensup 3 Alman uyruklu rahibin işkenceyle öldürülmesi
olayı,
-
2007 yılı Nisan ayında, Ankara’da, uluslararası
Protestan Kilisesine yönelik Molotof kokteylli saldırının
gerçekleşmesi ve saldırıyla ilgili olarak polisin
soruşturma başlattığı,
-
2007 yılı Mayıs ayında, Artvin’de, iki Gürcü Rahibin
misyonerliğe ait çalışmalarından dolayı dövülmeleri
olayı,
2007 yılı Mayıs ayında, Eskişehir’de, kiliseye yönelik
2 Molotof kokteyli saldırı ve kilisenin kundaklanması
olmak üzere üç saldırının gerçekleştiği,
şeklinde
sıralanmaktadır.
IV. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Rapor;
Türkiye’nin dini özgürlükler konusunda geldiği noktayı
görme ve diğer ülkelerle kendisini mukayese etme açısından
faydalı olarak görülmektedir. Raporda sorun olarak sıralanan
hususların her geçen gün daha da iyileştiği ve bunda
da, Avrupa Birliği uyum süreciyle başlamış olan demokratikleşme
çabalarının payının büyük olduğu değerlendirilmektedir.
Raporda
somut örnekler verilerek açıklanan bazı hususların Türkiye
için devam eden süreçte kaygı verici boyutlara ulaşabileceğine
dikkat çekilmiştir. Bunlar;
-
“İrtica” tartışmalarının toplum arasında gerilim
ve kutuplaşma oluşturarak ayrımcılığa yol açabileceği
kaygısı,
-
Milliyetçilik akımlarının, özellikle genç toplum
arasında tehlikeli boyutta yaygınlaşıyor olması,
-
Yahudi
ve Hıristiyan düşmanlığı gibi gayrimüslim olan Türk
vatandaşları aleyhine medyada yürütülen propaganda
ve karalama faaliyetleri,
-
Kamu kurumlarında çalışan devlet memurlarının (raporda
yargı, kolluk ve Nüfus işlemlerini yürüten görevlilere
dikkat çekilmiştir.) gayrimüslimler, misyonerler
ve Müslümanlıktan başka bir dine geçmek isteyen
kişilere karşı önyargılı ve taraflı hizmet verdikleri,
şeklinde
sıralanmaktadır.
Buna
göre, Türkiye’nin tüm kurum ve kuruluşlarıyla;
-
Devletin bütün inançlara karşı eşit uzaklıkta durduğu,
din ve vicdan hürriyetinin özgürce kullanımının
devlet garantisi altında olduğu ve farklılıkların
ülkenin bir zenginliği olduğu anlayışının uygulamalarla
hayata geçirilmesi,
-
Raporda kamu hizmetleri kapsamında olumsuzluk olarak
vurgu yapılan konularla ilgili olarak, kamu kurum
ve kuruluşlarında, din ve vicdan özgürlüğü konusunda
hizmet-içi eğitimlere ağırlık verilmesi,
gibi
konular üzerinde hassasiyetle durması gerekmektedir.
|